8 Mayıs 2012 Salı

Museumplein & Coster Diamonds- Özgürlükler kenti Amsterdam (5/7)

Museumplein & Coster Diamonds
                 Hollanda, yeryüzünde insan başına en çok müze düşen ülke; nüfus 15 milyon, müze sayısı 700’ün üzerinde. Durum böyle olunca, Amsterdam’da bir müze meydanı olmasına şaşırmıyorum.  Bulutlu bir sonbahar sabahı Leidseplein yakınlarındaki otelimden Museumplein’a doğru yola koyuluyorum. Karşıma büyükçe bir park çıkıyor, Hollanda’nın ilk şairlerinden Joost Van den Vondel’den ismini alan ve İngiliz bahçeleri tarzında düzenlenmiş bu güzel park, kentin bir nevi akciğeri.
Kısa bir yürüyüşün ardından Museumplein’dayım, bir yanım da Rıjksmuseum diğer yanımda en güzel Van Gogh resimlerine ev sahipliği yapan Van Gogh Müzesi var. Bu iki müze de göz alıcı sanat eserleriyle birer mücevherden farksız. Dünyanın en geniş Van Gogh koleksiyonuna ev sahipliği yapan, Van Gogh Müzesi onun sanat simsarı kardeşi Theo tarafından derlenmiş. Neo-gotik mimarisiyle Rıjksmuseum ise; sanatsal zenginliklerle dolu bir hazine. Bu müzede birçok ünlü ressamın eserleri barınıyor ama bunların en ünlüsü kuşkusuz dünya sanat tarihine ismini altın harflerle yazdırmış, gölgelerin adamı lakaplı Rembrandt’ın şaheserleri.
           Işık ve gölge sanatını, ifadenin bir vasıtası olarak gören; bir fırça darbesiyle ışık ve gölgeyi hiç kimsenin anlatamayacağı şekilde anlatan Rembrandt tablolarında her an canlanacakmış gibi duran portreler resmetmiş. Ünlü ressamın başyapıtı olan “gece bekçisi” müzedeki koleksiyonun en dikkat çekici eseri. Fotonun icat edilmediği yıllarda şehrin ileri gelenleri torunlarına ihtişamlı portelerinin bırakmak istediklerinde yetenekli ressamlara resimlerini yaptırıyorlarmış. Rönesans’ın beşiği İtalya’ya gitmek yerine ticaret ve sanatın merkezi Amsterdam’ı tercih eden Rembrandt da bu dönemde portre ressamlığıyla ünlenmiş.

Sanatın eriştiği doruk noktalardan birisi olarak kabul edilen gece bekçisi tablosunun pek dramatik bir hikâyesi var. Resmi ısmarlayanlar eseri çok beğenmemişler; zira verdikleri ücret karşılığında bir hiyerarşi bekliyor, herkesin portresinin net ve yüceltilmiş görünmesini istiyorlarmış. Rembrandt ise onlar gibi düşünmüyor ve resminde o güne kadar görülmemiş bir hareketlilik yaratmak istemiş. Çok çarpıcı bir noktaya bir kız figürü ekleyip üzerine de ışığı odaklamış ve resmin başka bir tarafına da köpek figürü çizerek soyluluk ile yaşam arasındaki bağlantıyı sağlamış.
Resim, Belediye binasında sergilenmek üzere götürüldüğünde binanın duvarlarına sığmayınca, iki tarafından kesilmiş. Bu durumdan daha sonraları Amsterdamlılar mahcup olmuşlar; resim kraliçenin taç giyme törenine götürülürken kapıdan geçmeyince bu kez duvarla birlikte sökülerek alınıp sergilenmiş. Dahi ressam Rembrandt’ı kent halkı o kadar çok sevmiş ki, kentin en canlı meydanlarından birine onun adını vermişler ve De Waag yakınlarındaki evini müze haline getirmişler. Rembrandtplein meydanının ortasına ressamın bir heykelini dikerek onu ölümsüzleştirmişler. Heykelin tıpkı Rembrandt’ın resimlerde çizdiği figürler gibi her an hareket edecekmiş gibi tedirgin bir duruşu var.
            Rıjksmuseum'ın etrafı da içinde barındırdığı şaheserle kadar turistlerin ilgisini çekiyor. Rıjksmuseum önündeki I amsterdam yazısının önünde foto çektirmek Amsterdam’ı ziyaret edenlerin vazgeçemediği bir gelenek.
            Amsterdam hatırası için poz verdikten sonra, ham bir taşın pırlantaya dönüşüm serüvenini izlemek için Rıjksmuseum’un karşındaki Coster Diamonds’a uğruyorum. Coster Diamonds dokuz farklı dilde ücretsiz rehberlik sunulduğu bir mücevher müzesi. 530 karatlık taşın göz kamaştırıcı bir güzelliği var; burada elmasların nasıl tıraşlandığını izleyebilir, beğendiğiniz bir takıyı alabilirsiniz.

Hiç yorum yok: