3 Nisan 2016 Pazar

Bastille'den Hotel de Ville'e-Romantizmin başkenti Paris (4/7)

Bastille'den Hotel de Ville'e
                Ertesi gün erkenden uyanıp Bastille yakınlarında şirin bir pastaneye sabah kahvaltısı için kruvasan almaya gidiyorum. Paris’te sadece pahalı butik pastanelerde kaliteli ürünlerle karşılaşmıyorsunuz; bazı şirin mahalle pastanelerinde de çok iyi pastalar yapıyorlar. Öyle ki; bu mahalle pastanelerinin kapılarında oluşan kuyruklar, ülkemizde ramazan ayındaki pide kuyruklarını aratmıyor. Tıpkı Bastille’deki Au Levain du Marais gibi. 
Mutevazı pastanenin dışı o kadar güzel dekore edilmiş ki, bir fotoğrafını çekmeden edemiyorum. Au Levain’in kruvasanı çok lezzetli, vitrindeki büyükçe makaronu gözüme kestirip denemek istiyorum. Kaliteli bir çikolata ile yapılmış makaron enfes; hele ki akşam La Fayyatte’de ünlü Dalloyau pastanesinin pek de taze olmayan makaronunu tadınca “gerçek lezzetlerin turistlik bölgelerde olmadığını” bir kere daha anlıyorum.
Bastille semti kentin diğer semtleriyle kıyaslandığında orta gelirli insanların yaşadığı bir yer izlenimi veriyor. Au Levain’in bulunduğu caddenin başında kurulan açık pazarda dünyanın dört bir yanından Paris’e gelen göçmenler ürünlerini satmaya çalışıyorlar. Bastille’in Fransız tarihinde önemli bir yere sahip (Fransız devriminde yıkılan) Bastille hapishanesinden geriye pek bir iz kalmamış. Bastille meydanındaki 1830 burjuva devrimin anısına dikilen sütundan sağa dönüp Places de Vosges’e doğru yola koyuluyorum.

            Le Marais bölgesindeki Places de Vosges’e “Paris’in en güzel meydanı” desek haksızlık etmiş olmayız. Marais Fransızcada bataklık anlamına geliyor. Bataklık kurutularak yerleşim yerine dönüşen Marais’te zarif Rönesans malikânelerinin arasında dolaşıyorum.
             Yahudi nüfusun yoğunlukta yaşadığı bir yer burası; ara sokaklarda cübbeli sakallı Yahudiler karşıma çıkıyor. Places de Vosges’e geldiğimde “ne kadar iyi etmişim de buraya gelmişim” diyorum; tüm evlerin aynı simetride olması düşüncesiyle inşa edilen bu barok meydan olağanüstü bir ambiyansa sahip. Parkında çayınızı yudumlayıp kruvasan eşliğinde keyfini çıkarın.
            Victor Hugo hayranları Places de Vosges No: 6’nın önünden geçerken dikkat kesilmeli zira yazarın bir dönem yaşadığı, günümüzde müze haline getirilen evi ilgi çekici olabilir. Ayrıca Places de Vosges’de dünyanın en ünlü, üç Michelin yıldızlı L'Ambroisie restoranı var. Gitmeyi düşünenlerin önceden rezervasyon yaptırmaları ve bir akşam yemeğinin kişi başı 200 Euro civarı olduğunu da bir kenara yazmaları lazım.
             Places de Vosges’den batı yönünde ilerleyince modern sanat müzesi Centre Pompidou karşıma çıkıyor. Avangart kültür merkezinin rengârenk borularla çevrilmiş dış cephesi mekâna ilginç bir hava katmış; müzeden çok bir petrol rafinerisini andırıyor. Biraz ileride ise kentin yiyecek pazarı Forum Les Halles ve gotik Sainte-Eustache kilisesi bulunmakta.

             Alışveriş yapmaktan çok Paris’i gezmeyi amaçladığımdan Les Halles’te vakit kaybetmeden sıradaki durağım Palais Royal’e gidiyorum. Önceleri Kardinal Richelieu’nun ikamet ettiği saray, ilerki senelerde kraliyet ailesi tarafından satın alınmış. Güneş kral XIV. Louis’nin gençlik yıllarının geçtiği sarayın dörtgen avludaki dama taşlarını andıran farklı boydaki siyah beyaz sütunları ilgi çekici.
            Uzun yürüyüşün ardından karnım zil çalıyor. Öğlen yemeği için internetten erken rezervasyon yaptırdığım Michelin yıldızlı bistro Benoit’ya gidiyorum.
           Benoit’ya giderken sağımda rönesans mimarisiyle devasa Hotel De Ville arz-ı endam ediyor. Belediye başkanlığının bulunduğu kentin en beğendiğim binalarından biri Hotel De Ville. Rue de Rivoli boyunca Louvre doğru yürüyüp Rue Saint-Martin’den sağa sapınca sevimli bistro karşıma çıkıyor. Benoit’ın sahibi, kariyeri boyunca on dokuz Michelin yıldızına layık görülerek rekor kıran ‘The Michelin Man’ olarak tanınan dünyaca ünlü şef Alain Ducasse.
1912’den beri faaliyet gösteren iki katlı bistro çok güzel dekore edilmiş. İçeriye girer girmez güler yüzlü restoran personeli sizi karşılıyor. Başlangıç olarak soğuk bezelye çorbasını deniyorum. Çorbanın sıra dışı bir servisi var; garson sebzelerden oluşan bir tabak ve bir kâse bezelye çorbası getiriyor. Kâsedeki çorbayı tabağa ekleyip, üzerine krema koyup sunuyor. Ferahlatıcı, aromatik bir çorba.

           Ana yemek olarak bir bistro klasiği olan beyaz soslu, dana etinden yapılan ‘blanquette de veau’yu seçiyorum. Sunumu oldukça basit fakat lezzetli, doyurucu bir yemek olan ‘blanquette de veau’nun yanında sunulan pilav ise beklediğim düzeyde değil.
           Rom kullanılarak yapılan revani benzeri hafif bir tatlı olan ‘savarin au rum creme fouettee’ ile yemeği sonlandırıyorum. Yemek boyunca servis, bir Michelin restoranına yakışır düzeyde. Hesabı istiyorum, gelen faturada (34 Euro) sürpriz bir kalem yok. Paris’in en merkezi yerinde, çok popüler restoran olan Benoit kuver ve servis ücretini İstanbul’un ünlü kebapçıları gibi hesaba yansıtmıyor; müşterinin takdirine bırakıp adeta bir medeniyet dersi veriyor.

Hiç yorum yok: