14 Temmuz 2017 Cuma

Mealbox Fit 'ten sağlıklı ve lezzetli yemekler

Sağlıklı yemekle lezzetli yemek genelde birbirine zıt kutup gibi görünür, Mealbox Fit hazırladığı gurme yemeklerle bu kurala istisna teşkil ediyor zira yemekler sağlıklı olduğu kadar lezzetli.
Günlük paket kahvaltı, öğlen yemeği, akşam yemeği ve ara ürünlerden oluşuyor. Kahvaltıdaki lor kuru değil, lezzetli sebzeli omlet şimdiden favorim oldu, zeytin de kaliteli.
Öğlen mönüsündeki nohutlu dana yahnide  nohut biraz diri,  spagetti peynir soslu eklenip cacio e pepe’nin diet versiyon yapılırsa lezzet çıtası bir tık daha yükselir.   Salatadaki domatesler lezzetli, öğlen atıştırmalık olarak fırında kabak çubukları yapmışlar,  fırın patates sağlıklı olduğu kadar lezzetli, hindi burgerde belli bir duzeyde, sıcaklarda hindi yerine danadan yapsalar daha iyi olur, activia elma tarcin aksam midesi kazananların imdadına yetişiyor.  Sağlıklı ve lezzetli yemek için Mealbox Fit denemeye değer.
 
 
 
 
 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Romantizmin başkenti Paris- özet

Champs Elysees’den Notre-Dame’aYaşamın manası bir kentte yatıyor olabilir mi? Sıradan görünümlü taş parçaları size bunu fısıldayabilir mi? Bir kent sizi zamandan koparmadan bu dünyadan alıp götürebilir mi? Avrupa’nın tam ortasında yaşarken sizi dünyanın bir başka ucuna atabilir mi? Bu kentin adı Paris ise yapar.

Bir bahar günü romantizmin başkenti Paris’teyim. İstanbul’dan üç saatlik yolculuğun sonunda ulaştığım Charles de Gaulle havalimanından Montmartre’daki otelime yerleşmem gece 10’u buluyor. Kenti gezmek için sabahı beklemek yerine, Place Clichy’den 2 no’lu metroya atlayıp soluğu Champs Elysees’de alıyorum. Seine nehrinin ikiye böldüğü Paris'in sağ yakasının ana caddesi Champs Elysees gezimin ilk durağı Arc Triomphe. Paris’e gelen gençler Arc Triomphe gölgesinde ‘Oh, Champs Elysees’ şarkısını neşe içinde söylüyorlar.
 
Champs Elysees’den biraz aşağı indiğimde Louis Vuitton, Cartier gibi dünyaca ünlü mağazalardan, restoranlara; kafelerden, revülere kadar birçok mekân beni karşılıyor.  Modanın başkenti Paris’te birçok caddede birbirinden güzel butikler yer alsa da haute couture modaevlerinin bir bir dizildiği, Champs Elysees’nin paralelindeki Rue du Faubourg’un yeri apayrı. Modanın kalbinin attığı bu caddede moda trendlerini takip etmek keyif verici. Champs Elysees boyunca Eiffel kendini göstermiyor. Sağlı sollu kestane ağaçlı bahçeler arasından Concorde meydanına ulaşınca Eiffel eşsiz manzarasıyla beni selamlıyor.
 


            Ertesi sabah tur ile birlikte kısa bir panoramik şehir turunun ardından, Rue de Rivoli’de tur grubundan ayrılıp Paris’in kalbi İle de la Cite’ye doğru yola koyuluyorum. Tuileries bahçelerinin yanından geçerken Louvre müzesi önündeki kalabalık dikkatimi çekiyor. Eski bir saray olan Louvre; XIV. Louis kraliyet sarayını Versailles'a taşıyınca, sanatçılar ve heykeltıraşlara bırakılmış. Mona Lisa ve Milo Venüsü gibi eserlere ev sahipliği yapan dünyaca ünlü müze her sanatseverin uğraması gereken bir adres.
            Seine nehrinin ikiye ayırdığı Paris’in ortasındaki iki adacıktan birisi Ile de la Cite, diğeri ise görece daha küçük olan Ile Saint Louis. Paris’te bu adaları referans alarak yönünüzü bulmanız oldukça kolay. Bu şehrin bölgeleri merkezden dışa doğru daireler çizilerek adlandırılıyor. Tüm gezilecek yerler yirmi arrondissement (arr.) içinde. Örneğin Louvre 1. arr. yer alırken, merkezden daha uzak olan Sacre coeur ise 18. arr.’de bulunuyor.



                Ile de la Cite’de ilk durağım Paris’in simgelerinden dünyaca ünlü, taş yerine duygularla yapılmış Notre-Dame katedrali. Notre-Dame’nın devasa ikiz kuleleri Seine nehrinin çatallandığı bölgede ve iki kolun ortasında tüm heybetiyle yükseliyor. 1163’te yapımına başlanan, Roma tapınağı kalıntıları üzerine inşa edilmiş katedral iki yüz seneye yakın bir sürede tamamlanabilmiş.


Chez Casimir’den bir dönem entelektüellerin kalesi olan şehrin sol yakasına gidiyorum. St. Germain ve St. Michel caddelerinin bulunduğu bu yakada Parisliler belki eski günlerdeki gibi kafelerde felsefeden, sanattan uzun tartışmalar yapmasalar da buralarda zaman geçirmekten hâlâ hoşlanıyorlar.
 
Adını ilk sahibi Luxembourg dükünden alan parkın müthiş dinlendirici bir ambiyansı var. Meydanın ortasındaki sekizgen gölde minik teknelerini gezdiren çocuklar, yemyeşil çiçeklerin içinde tarihi kişilerin betimlendiği heykellerin, romantik barok çeşmelerin olduğu parkta kent sakinleri ıssız bir vahaya çekilmiş gibiler.
Jardin du Luxembourg’un biraz ilersinde ise Montparnasse semti yer alıyor. Adını perilerinin yaşadığı antik bir dağdan alan bu semtte bir zamanlar taş ocakları bulunurmuş. 20. yüzyılın başlarında Montparnasse bulvarı Paris'teki entelektüel ve sanatsal yaşamın merkezine dönüşmüş.

Sartre, Hemingway gibi sanatçıların favori kafeleri La Coupole, Le Dome; Türk Picasso’su Fikret Mualla ve dönemin Türk sanatçılarının buluşma yeri Le Select hep bu bulvar üstünde sıralanıyor. Buralara gelmişken gözüme Woody Allen’in ‘Midnight in Paris’ filminden sahneler geliyor. Filmin kahramanı Gil gibi gece yarısında bir arabaya atlayıp 1920’lerin Paris’inde Dali, Hemingway ile sohbet etmek, o zamanları yaşamak çok keyifli olurdu.
  Akşamları âşıkların buluştuğu III. Alexandre köprüsünden kentin sağ yakasına geçince sağımda Grand Palais solumda Petit Palais kalıyor. İki saray da 20. yüzyılın başında yapılmış. Grand Palais, cam çatısı ile dikkat çekici. Sanat koleksiyonlarını barındıran Petit Palais’a Parisliler mini Louvre diyorlar. Grand Palais ise günümüzde sergilere ev sahipliği yapıyor. Sağa sapınca kendimi Place de la Concorde’da buluyorum.
Champs Elysees sonundaki bu meydan birçok ayaklanmaya sahne olmuş. Fransız ihtilali sonrasında XVI. Louis ve Marie Antoinette’in de aralarında olduğu bini aşkın kişi giyotinle burada can vermiş. Sekizgen meydanın her bir köşesinde yer alan heykeller Fransız kentlerini temsil ediyor. Mimar Hittorf’un yaptığı çeşmeler fantastik.
Chez Casimir’den bir dönem entelektüellerin kalesi olan şehrin sol yakasına gidiyorum. St. Germain ve St. Michel caddelerinin bulunduğu bu yakada Parisliler belki eski günlerdeki gibi kafelerde felsefeden, sanattan uzun tartışmalar yapmasalar da buralarda zaman geçirmekten hâlâ hoşlanıyorlar.
 
Adını ilk sahibi Luxembourg dükünden alan parkın müthiş dinlendirici bir ambiyansı var. Meydanın ortasındaki sekizgen gölde minik teknelerini gezdiren çocuklar, yemyeşil çiçeklerin içinde tarihi kişilerin betimlendiği heykellerin, romantik barok çeşmelerin olduğu parkta kent sakinleri ıssız bir vahaya çekilmiş gibiler.
Jardin du Luxembourg’un biraz ilersinde ise Montparnasse semti yer alıyor. Adını perilerinin yaşadığı antik bir dağdan alan bu semtte bir zamanlar taş ocakları bulunurmuş. 20. yüzyılın başlarında Montparnasse bulvarı Paris'teki entelektüel ve sanatsal yaşamın merkezine dönüşmüş.

Sartre, Hemingway gibi sanatçıların favori kafeleri La Coupole, Le Dome; Türk Picasso’su Fikret Mualla ve dönemin Türk sanatçılarının buluşma yeri Le Select hep bu bulvar üstünde sıralanıyor. Buralara gelmişken gözüme Woody Allen’in ‘Midnight in Paris’ filminden sahneler geliyor. Filmin kahramanı Gil gibi gece yarısında bir arabaya atlayıp 1920’lerin Paris’inde Dali, Hemingway ile sohbet etmek, o zamanları yaşamak çok keyifli olurdu.
 
Yolun biraz ilerisinde sağ tarafta Napolyon’un mezarının olduğu Les Invalides’nın altın varaklı kubbesi yükseliyor. Akşamları âşıkların buluştuğu III. Alexandre köprüsünden kentin sağ yakasına geçince sağımda Grand Palais solumda Petit Palais kalıyor. İki saray da 20. yüzyılın başında yapılmış. Grand Palais, cam çatısı ile dikkat çekici. Sanat koleksiyonlarını barındıran Petit Palais’a Parisliler mini Louvre diyorlar. Grand Palais ise günümüzde sergilere ev sahipliği yapıyor. Sağa sapınca kendimi Place de la Concorde’da buluyorum.
Champs Elysees sonundaki bu meydan birçok ayaklanmaya sahne olmuş. Fransız ihtilali sonrasında XVI. Louis ve Marie Antoinette’in de aralarında olduğu bini aşkın kişi giyotinle burada can vermiş. Sekizgen meydanın her bir köşesinde yer alan heykeller Fransız kentlerini temsil ediyor. Mimar Hittorf’un yaptığı çeşmeler fantastik.

            
            
             

               

8 Ocak 2017 Pazar

Osmanlı’nın Batıda Dayandığı Son Kapı: Viyana

Avrupa’nın ortasındaki bu kentin ismi söylendiğinde Türklerin aklına ilk gelen Kanuni Sultan Süleyman ikincisi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, burası Osmanlı için bir türlü alınamayan bir kale, Osmanlı’nın batıda dayandığı son kapı, dünya içinse bu şehir klasik müziğin başkenti.  


Bir sonbahar günü klasik müziğin başkenti Viyana’dayım.  Kenti alışveriş caddesi Mariahilfer Strasse yakınlarındaki otelimden ayrılıp şehri keşfe başlıyorum. Tuna kıyısındaki bu kentte yerleşim bölgeleri içi içe iki daire olacak şekilde planlanmış. Şehir sınırlarını çizen bu daire biçimdeki caddelere ring olarak adlandırılıyor.  Gezilecek yerlerin çoğu iç ringte, dış ringte dolaşmak  ise akşamları pek tekin değil. Viyana  ulaşımda Avrupa’nın en pahalı kentlerinden birisi , metro biletleri 2 euro.