16 Kasım 2015 Pazartesi

Aventino'dan San Giovanni’ye-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (10/10)

Yemeğin ardından Tiber kıyısında Testacio bölgesinden Aventino’ya uzanan bir yürüyüş yapıyorum. Ponte Sisto’dan Palatino tepelerindeki çam ağaçları arasından yüzyıllara meydan okumuş Santa Maria Cosmedin’in çan kulesini selamlıyorum.

Sant’Angelo'dan Da Felice'ye-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (9/10)

Tiber kıyısındaki Sant’Angelo kalesi tarih boyunca birçok işkence ve idamlara sahne olmuş. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın da yıllarca hapsedildiği, papanın sığınağı bu kalenin gülleler ile oyulmuş tuğlaları ve yıpranmış traverten kaplamalarıyla adeta rütbeleri sökülmüş bir general gibi. Kaleyi Vatikan’a bağlayan Passetto di Borgo geçidi de Sant’Angelo kalesine gizemli bir hava katmış. Mekânın bu esrarengiz havası Puccini’yi de çok etkilemiş. Ünlü Bestekâr Tosca operasını Sant’Angelo terasında bir sahne ile sonlandırmış. Opera’da aşığını kaybeden Tosca Sant’Angelo burçlarından atlayarak dramatik bir şekilde hayatını sonlandırsa da Sant’Angelo kalesini ziyaret edenler bu durumdan bihaber; terasta kentin eşsiz manzarasının tadını çıkarıyorlar.

Vatikan-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (8/10)

              On dakikalık bir yürüyüşün ardından Katoliklerin ruhani lideri Papa’nın yönettiği dünyanın en küçük devleti olan Vatikan’a varıyorum. Buraya girmek için bir vize gerekmiyor ama girişteki güvenlik kontrolünün önü her daim kalabalık. Roma’ya gitmişken San Pietro Bazilkası’nı görmemek olmaz diyerek yarım saat kuyrukta bekledikten sonra dünyanın en büyük kilisesine girmeyi başarıyorum.

Hamurun en lezzetli hali-Pizzarium- Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (7/10)

Villa Borghese’de bir banka oturup çeşmelerin tınısıyla bir süre dinlendikten sonra güzel bir pizza yemek için metroya atlayıp soluğu Cipro durağındaki Pizzarium’da alıyorum. Pizzanın anavatanı İtalya’da adım başı pizzacı var ama Vatikan yakınlarındaki Pizzarium gibisi az bulunur. Buraya bir pizza cenneti desek yanılmış olmayız.

Piazza Barberini’den Villa Borghese'e-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (6/10)

             Colosseum’un önünden geçen ilk otobüse atlayıp Piazza Barberini’de iniyorum. Meydanın ortasındaki Triton çeşmesi tüm ihtişamıyla çevresine ışık saçıyor. Piazza Barberini’de Roma’nın soylu ailelerinden Barberini’lerin sarayı Plazzo Barberini ve sanatsal hazinelerle dolu Galleria Nazionale ilgi çekici bir adresler olsa da, asıl sürpriz için beş dakikalık bir yürüyüş yapmak gerekiyor; zira yolun sonunda kentin en güzel kiliselerinden Santa Maria Della Vittoria var.

Termini’den Colosseum’a-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (5/10)

           Ertesi sabah erken kalkıp; kruvasan ve espressolu hafif bir kahvaltının ardından Termini’deki otelimden şehri keşfetmek için yola koyuluyorum. Roma’nın tren ve metro ağının kalbinde yer alan, İtalya’nın en büyük terminali Termini'nin etrafında her bütçeye hitap eden oteller mevcut. Antik Roma’da Julius Caesar öyle bir ulaşım hattı kurmuş ki ‘her yol Roma’ya çıkar’ sözü günümüze kadar yaşamış. Çağdaş Romalılar da Caesar’dan geri kalmamış zira Termini’den İtalya’’nın çizmesinin topuğundaki Bari’ye ya da kuzeyindeki Verona’ya kadar her şehrine gitmek mümkün.

La Gatta Mangiona’da pizza molası & Trastevere-Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma(4/10)

         Tramvayda durakların anonslarının yapılmaması ve duraklarda durak isimlerin yazılı olmaması Avrupa’nın göbeğindeki Roma’ya yakışmıyor. Neyse ki Romalılar çok sıcakkanlı insanlar; tramvay S. Giovanni Di Dio’ya geldiğinde haber veriyorlar. Durağın aşağısındaki sokaktaki dünyaca ünlü pizzacı La Gatta Mangiona’yı kolaylıkla buluyorum. Napoli usulü klasik pizza yapan mekâna girdiğimde kedi maketleri dikkatimi çekiyor; meğer La Gatta Mangiona’nın Türkçesi açgözlü kediymiş.  Pizzacı sadece akşamları servis veriyor, içerisi tıklım tıklım dolu, rezervasyon yaptırmak şart. Rezervasyon yaptıramadıysanız da dert etmeyin, beğendiğiniz pizzayı paket yaptırıp dilediğiniz yerde yiyebilirsiniz.
 La Gatta Mangiona’da tam buğday unu ile yapılan, el ile açılan, taze doğal malzemelerle hazırlanan pizzalar taş fırında odun ateşinde piştiğinde ortaya unutulmayacak bir lezzet senfonisi çıkıyor.

Piazza Navona'dan Teatro Argentina'ya- Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (3/10)

            Zengin tarihiyle Roma bir açık hava müzesinden farksız. Kentin dar sokaklarında, güzel meydanlarında gezerken bir sanat eserinin içinde gezdiğinizi fark etmemenize imkân yok. Kendimi farklı ressamların yaptığı tabloların içinde geziyormuş gibi hissediyorum. Bu sıradışı gezideki bir sonraki durağım ise zarif süslemeli çeşmeleriyle, Roma’nın en etkileyici meydanı Piazza Navona.
Geçmişte Protesanlık kentte yayılınca, dönemin papası buna tepki olarak iki dahi mimarı Katolikliği yücelten eserler yapması için yetkilendirmiş. Bernini ve Borromini de birbirinden muhteşem eserlerle donatmışlar şehirlerinin dört bir yanını. Tıpkı Piazza Navona’daki Fontana Quattro Fiumi ve Sant'Agnese in Agone’de olduğu gibi. Piazza Navona’ya adım atar atmaz Bernini’nin Fontana Quattro Fiumi çeşmesi zarif mimarisiyle kendisini seyredenleri büyülüyor. Dört nehrin simgelendiği (Nile, Ganges, Danube ve Rio della Plata) bu güzel çeşmenin arkasında ise Bernini, Borromini’nin ortaklaşa inşa ettiği Sant'Agnese in Agone yükseliyor.

İspanyol Merdiveni'nden Pantheon'a- Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (2/10)

             Trevi çeşmesinin sağından geçip beş dakikalık bir yürüyüşün ardından soluğu İspanyol merdiveninde alıyorum. Roma’da olmak güzel, baharda Roma’da olmak ise bir ayrıcalık. Baharın habercisi pembe açelyalarla bezenmiş merdivenlerden yukarı baktığımda Trinita dei Monti kilisesinin ikiz çan kuleleri karşımda yükseliyor. Trinita dei Monti’den rokoko merdivenler zarif bir eğimle Fontana della Barcaccia çeşmesinin yer aldığı meydana adeta dökülüyor.

Victor Emmanuel Meydanı'ndan Aşk Çeşmesi'ne- Medeniyetini tarihinden alan kent-Roma (1/10)

Zarif rönesans pallazo’ları, şatafatlı barok kiliseleri, heybetli meydanları, hayranlık uyandıran çeşmeleriyle medeniyetini tarihinden alan görkemli bir kent Roma.
Kışın yavaş yavaş veda edip; haftalarca yağan yağmurların kendini ılık bir güneşe teslim ettiği bir bahar günü Roma’dayım. Victor Emmanuel II Meydanı’ndan kentin güzelliklerini seyre başlıyorum. İtalyan birliğinin mimarı Vittorio Emanuele’e adanmış devasa anıt; göz kamaştırıcı beyazlığıyla karşımda yükseliyor. Geçmişte, çevresindeki yapılarla mimari uyumsuzluk içinde olduğundan epeyce eleştiri almış olan bu meydan günümüzde kente gelen turistlerin gözdesi.

29 Ekim 2015 Perşembe

Anadolu yakası lezzet turu-1. bölüm

Bir güne bir kahvaltıcı, iki lahmacuncu, bir steakhouse sığdırdım. İkisi iyi çıktı, diğer ikisi beklentimi karşılamadı.

İstanbul’un nüfusu on beş milyonu aştı, yoğun trafikte bir yerden bir yere gitmek zulüm. Avrupa yakasından Anadolu’ya geçip dönmek için bir günü feda etmek gerekiyor.Tadı Damağımda ’da çıkan Çay Tarlasına uğramak istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordum.

21 Temmuz 2015 Salı

Kışlık Saray'dan Letniy Sad'a: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (6/14)

Kışlık Saray’dan ayrılıp çevreyi dolaşmaya başladığımda Saray meydanın bir ucunda eski Rus kıyafetlerine bürünmüş sokak göstericileri turistlerle fotoğraf çektirirken diğer tarafta bir çingene minik bir ayıyı oynatıyor. Geçmişte bizde de olan sonraları yasaklanan bu tip bir gösteriyi burada görmek, pek beklediğim bir manzara değildi.

Saray Meydanı & Hermitaj: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (5/14)

Nevksy caddesi gezimin ardından Saray Meydanı’na ulaşıyorum. Rusların ilk savaş gemilerinin yapıldığı Donanma binasının (Admiralty) göğe yükselen neo-klasik altın kulesi kilometreler öteden görülebiliyor. Admiralty’nin bahçesinde kimi gençler satranç oynarken diğerleri gözlerini okudukları kitapların satırlarından ayırmıyor.

Nevsky Prospekt: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (4/14)

Nevsky Prospekt: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg
  Sheremetev Sarayından yoluma devam ettiğimde Anichkov köprüsüne varıyorum.  Köprünün kenarlarında insanoğlunun doğayı ehlileştirme çabasını anlatan dört at heykeli ilgi çekici. Saat yönünün ters yönünde heykellere baktığınızda at terbiyecisinin atı ehlileştirdiğine şahit oluyorsunuz. Köprünün diğer yakasındaki neo-barok Belozersky Sarayı Anichkov’a ayrı bir güzellik katıyor.

Rus Müzesi'nden Fontanka'ya: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (3/14)

Rus Müzesi'nden Fontanka'ya: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg
Meydana ulaştığımda tüm görkemiyle Mikhailovsky sarayı yüzyıllara meydan okuyor. Neo-klasik müzenin önünde ise dünyaca ünlü Rus şair Puşkin’in bir heykeli yer alıyor.

  II. Nicholas’ın emriyle Rus müzesine dönüştürülen bu saray, 12. yüzyıldan kalma paha biçilmez dini ikonlardan tutun Kandinsky, Malevich gibi avangard sanatçıların tablolarına kadar birçok eseri barındıran sanatsal zenginliklerle dolu bir hazine.

Kalinka Malinka eşliğinde Rus mutfağı: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (2/14)

Kalinka Malinka eşliğinde Rus mutfağı: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg
         İtalyanskaya caddesindeki Kalinka Malinka; yöresel yemekleri ve akşam düzenledikleri folklorik gösterilerle konuklarına keyifli saatler vaat ediyor. Duvarları tilki, ayı postlarıyla süslenmiş, rüstik dekore edilmiş mekândan içeriye girer girmez kendinizi bir Rus köy evinde hissediyorsunuz.

Kazan Katedrali'nden Voskresenia Khristova Kilisesi'ne: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg (1/14)

SantKazan Katedrali'nden Voskresenia Khristova Kilisesi'ne: Kuzeyin Venedik’i Saint Petersburg Rus imparatorluğuna iki yüzyıl başkentlik etmiş; Petro’nun batıya açılan penceresi Saint Petersburg bir rüya şehri, bir hayal, bir imkânsız aşk.
Baltık denizi kıyısındaki Neva nehri üzerinde 42 adadan oluşan bir bataklığı bir şehre dönüştüreceğine Petro’dan başka kimse inanmadı. Ama bizim deli, Rusların ise dahi olarak sıfatlandırdığı Petro kanallarıyla Amsterdam ve Venedik’i anımsatan, mimarisiyle Paris’i kıskandıracak bir kent yapmakta ısrarcıydı ve şehir planlarını kendi elleriyle çizdi; kenti üç kere sel bastı ama yılmadı. Bir bataklığın üzerinde koskoca bir şehri yoktan var etti.

6 Haziran 2015 Cumartesi

Kuruçeşme’de yaza merhaba partisi

Yeme-içme platformu Zomato’nun düzenlediği yaza merhaba partisinde, boğaza Kuruçeşme’den bakan Celebra’da dört mekân yemeklerini görücüye çıkardı.

Mekanist ile bundan altı yıl önce internette gezinirken şans eseri tanıştım. Üyelerinin restoranlar hakkında yorumlar yaptığı bu platforma hemen ısınıp bildiğim restoranları ekleyip yorumlar yazmaya başladım. Kısa zamanda topladığım puanlarla guru olup ilk gezgin-guru aktivesine katıldım.

10 Mayıs 2015 Pazar

İki nehrin buluştuğu kent: Belgrad (1/4) Terazije'den Strahinjića Bana'ya

Tuna ve Sava nehirlerinin birbirlerine sarıldığı düzlükte kurulu Belgrad sevimli bir Balkan kenti.
 
İlkbaharın veda edip yazın kendisini hissettirmeye başladığı bir günde İstanbul’dan Belgrad’a doğru yola koyuluyorum. Bir saat yirmi dakikalık uçuşun ardından Nikola Tesla havalimanındayım. Birçok ülkede havalimanı, meydan isimleri siyasetçi ya da generallerden verilirken Belgrad’ın havalimanına isim olarak bilim ve teknoloji dünyasının yapısını kökünden değiştiren buluşlara imza atmış dâhi bilim adamı Tesla’nın verilmesi takdire şayan.

İki nehrin buluştuğu kent: Belgrad (2/4) Kalemegdan'dan Zemun'a

Bir sonraki durağım ise Tuna ve Sava nehirlerinin birleşim noktasındaki tepeye kurulmuş, surlarla çevrili Kalemegdan. Kosova Savaşı’nın ardından, Sırp bölgeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun eline geçmeye başlamış ve dört yüz yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalan Sırpların Bosna savaşı ve tarihsel nedenlerle Türklerde olumsuz bir imajı olsa da kültürleri bize çok yakın. Dünya dilleri arasında en çok Türkçe kelime barındıran dillerden birisi Sırpça‘da dokuz bin Türkçe kelime bulunurken, üç bini günlük hayatta kullanılıyor. Helal, lokum, komşu, börek, haydi bu kelimelerin sadece birkaçı.

İki nehrin buluştuğu kent: Belgrad (3/4) Meclis Binası'ndan Nikola Tesla Müzesi'ne

Ertesi gün kentin güney bölgelerini keşfe başlıyorum. Otelimin hemen arkasında küçük bir park, onun karşında ise at heykelleriyle süslenmiş meclis binası yer alıyor. Bir zamanlar Obrenovic Hanedanlığının ikametgâhı olan Saray günümüzde belediye binası olarak faaliyet gösteriyor. Milosevic’i deviren protestolara sahne olmuş bu mekânın önündeki iki heykel insanoğlunun ata karşı zaferini sembolize etmekte. Terazije’yi Slavija’ya bağlayan Kralja Milan Bulvarı yürümesi keyifli bir diğer bulvar. Ayrıca iki no’lu tramvay kentin görülmeye değer yerlerini gezmek için biçilmiş kaftan.

İki nehrin buluştuğu kent: Belgrad (4/4) Saint Sava’dan Skadarska'ya

Yemekten sonra Kalenic Pijaca pazarın tezgâhlarında bir tur atıp kalabalığa karışıyorum. Ardından Balkanların en büyük Ortodoks kilisesi Saint Sava’dayım; dış cephesi Ayasofya’yı anımsatan kilisenin içi oldukça sade.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Cervantes’in sokağındaki Galiçyalı- Maceiras

Cervantes’in sokağındaki Galiçyalı- MaceirasOn yedi bölgeden oluşan İspanya’nın kalbi Madrid Avrupa’nın en kalabalık başkentlerinden birisi. Şehrin gastronomi dünyasında bu kozmopolitliğinin birçok yansımalarına şahit oluyorsunuz, Prado müzesi yakınlarındaki Maceiras Galiçya mutfağının Madrid’teki önemli temsilcilerinden.
İspanyolların yemek saatleri bizden farklı, öğlen yemeklerini 14.00’den sonra akşam yemeklerini ise 20.30’den sonra yiyorlar. Samimi tabernalarda tapa yemek Madrid’liler için bir gelenek. Cervantes’in Don Kişot’un ikinci cildini yazdığı evin bulunduğu Huertas sokaktaki Taberna Maceiras’a gittiğimde de benzer bir ambiyansla karşılaşmam beni şaşırtmadı.

Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir –Terrine

Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir –TerrineMünih’in bohem semti Schwabing’deki Michelin yıldızlı Bistro Terrine, küçük porsiyonlarda sunduğu rafine yemeklerle Fransız yenilikçi mutfak akımı Nouvelle Cuisine’nin Almanya’daki en iyi temsilcilerinden kabul ediliyor.
Günümüzün modern rafine mutfağını etkilemiş en önemli gastronomi akımı Nouvelle Cuisine'nin temelleri 1970'li yıllara kadar uzanmakta. Burjuva mutfağının (Cuisine Bourgeoise) krema-bazlı ağır soslarına bir tepki olarak doğan; hafif ve sağlıklı yemekler amaçlayan, sos kalınlaştırıcı olarak un yerine sebze pürelerini ve nişastayı tercih eden, yenilikçilik ile yaratıcılığı ön plana alan bir mutfak devrimi ‘Nouvelle Cuisine’.
Schwabing’de üniversite bölgesi yakınlarındaki mekânın Art Nouveau tarzında dizayn edilmiş yirmi kişilik sevimli salonundan içeri giriyorum. Güler yüzlü restoran personelinin sıcak karşılamasından sonra mönüye bir göz atıyorum. Deneyselliğin hâkim olduğu mönüdeki yemekleri Şef Jakob Stüttgen bizzat kendisi anlatıyor.

İstanbul’da burger turu

Seksenli yıllarda fast food zincirleriyle tanıştığımız hamburger ülkemizde çok popüler olmakla beraber gerçek Amerikan hamburgerini yapan mekânlar parmakla gösterilecek kadar azdı.
 Son yıllarda rüzgârın yönü değişmeye başladı.

Hamburger turumdaki ilk durağım Burger Joint. İki sene önce Tadı Damağımda’da yer alan burgerci kalite çıtasını yükseltmiş. Geçmişte olduğu gibi etler Bebek Kasabı’ndan, hamburgere antrikot eklemişler ve döş oranı artırmışlar,  hamburgerden lezzet fışkırıyor. İstanbul’da yediğim hamburgerler arasında gerçek Amerikan hamburgerine en yakın lezzet diyebilirim.

Adana kebabı yozlaşıyor mu?

İstanbul’da yüzlerce Adana kebapçısı var ama bu kebabı hakkıyla yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Çoğu kebapçıya satırla kıyma yapmak zor geliyor, kuyruk yağı kokuyor diye kebaplarına koymuyorlar, Adana kebaptan çok, makine kıymasından adana görünümlü köfteler dört bir yanı sardı.
 
Günümüz İstanbul’unda iyi bir Adana kebapçısını bulmak kolay değil.  Karagümrük’teki Emin Usta Avrupa yakasında bu işi en iyi yapanlardan, Kurtuluş’taki Adana Ocak başı ise eski formundan uzak, son gittiğimde kebapları 50%  satır,  50%  makine kıymayla yapıyorlardı. Umarım eski günlerine en yakın zamanda eski günlerine dönerler.

30 Mart 2015 Pazartesi

Meraklı aşçının mutfak serüvenleri–1

Meraklı aşçının mutfak serüvenleriYediklerimizin doğası ve etkileşimlerini belirleyen kimyasal ve fiziksel ilkeleri merak ediyor musunuz? Eğer cevabınız evetse, o zaman mutfağı bir laboratuar olarak gören Meraklı Aşçı ile Lezzet Kâşifi arasındaki sohbete kulak verin.

Karagümrük sokaklarında gizlenmiş kebap cenneti

Tezgâhta dürüm satarak işe başlayan, kebaplarının lezzeti dilden dile dolanınca Karagümrük’te bir dükkan açan Emin Usta özünden uzaklaşmadan kebap yapan ender adreslerden. Salaş bir mekân olmasına karşın dükkânın duvarları İbrahim Tatlıses gibi ünlülerin fotoğraflarıyla bezenmiş.

İstinye’nin yeni Japonu: Yada Sushi

Yada Sushi suşiye önyargılı birçok kişinin bu lezzete merhaba diyebileceği bir adres
Açılalı bir sene olmasına karşın adından söz ettirmeye başlayan bir suşici Yada.  Suşileri beklerken edamame (buharda pişen soya fasulyesi) atıştırmak keyifli. Mitsia ebinde kullandıkları karides dondurulmuş değil, biraz yağlı ama baharat severler için güzel bir alternatif.

Paris’ten iki bistro

Le Baratin ve La Cerisaie Paris’in dokusunu hissedebileceğiniz iki gerçek bistro.
Yurtdışına gittiğimde ziyaret edeceğim restoranların seçimine özen gösteriyorum zira Tripadvisor, Zagat’ta kullanıcılardan çok yüksek puan alan restoranlarda hayal kırıklığı yaşanabiliyor. Bazı mütevazı mekânlar ise çok güzel yemekler yapsalar da salaş olduklarından Michelin’de yer almayabiliyorlar. Le Baratin’de böyle bir restoran.

15 Mart 2015 Pazar

Selimpaşa’da deniz ürünleri resitali

Sofram Balık seçici damakları renkli ve lezzetli bir yolculuğa çıkartıyor.
Bir sonbahar günü İstanbul’dan kent merkezinden biraz uzaklaşıp Selimpaşa’ya doğru yola koyuluyorum. Bu şirin liman semtini ziyaret amacım deniz ürünlerinde uzmanlaşmış bir restoran: Sofram Balık. İşinin hakkını veren, işini severek yapan bir balıkçı burası. Mönüdeki kabuklular Çanakkale Enes’den, balıklar ise Marmara’dan taptaze,  en fazla bir gün bekletiliyor.

Beşiktaş’ın yeni kahvecisi: Cup Third Wave Ccooffee

Beşiktaş Şair Nedim Caddesi'ndeki Corvus Bite’nin içinde yer alan mekân yaptığı birbirinden ilginç kahvelerle dikkat çekiyor.

Habeşistanlı çobanlarca keşfedilen, Yemen’de ünlenen, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonrası İstanbul’a getirtilen kahve baş döndürücü kokusu ve lezzetiyle damaklarımızı şenlendiriyor. Kahvenin anavatanı Brezilya olduğu inancının aksine kahve kelimesi kaynağı Habeşistan’ın Kaffa şehri. Coffea Arabica ve Coffea Rubosta türleri olan kahve bitkisi yetiştiği iklim, topraktan aldığı mineraller; farklı coğrafyalarda farklı lezzetlerle ortaya çıkarak tiryakilerini büyülüyor.

Meraklı aşçının mutfak serüvenleri–1

Meraklı aşçının mutfak serüvenleriYediklerimizin doğası ve etkileşimlerini belirleyen kimyasal ve fiziksel ilkeleri merak ediyor musunuz? Eğer cevabınız evetse, o zaman mutfağı bir laboratuar olarak gören Meraklı Aşçı ile Lezzet Kâşifi arasındaki sohbete kulak verin.

İçkilerin kadehdeki dansı: Kokteyl

Levent Avantgarde Otel’deki kokteyl atölyesi kendi kokteyllerini yapmak isteyenler için keyifli bir aktivite.
Kimya mühendisi olmanın alışkanlığıyla farklı karışımlar yaparak değişik lezzetler yaratmak hep ilgimi çekmişti. 2000’lerin başında Vefa Zat’ın kokteyl rehberini alıp evde derme çatma bir kapla çeşitli formulasyonlar deneyip lezzet keşifleri yaptığım günler sanki dün gibi.

7 Mart 2015 Cumartesi

Balkanların efsanevi lezzeti: Pleskavitsa

Yolu Belgrad’a düşenlere harika bir pleskavitsa için rotalarını Lovac’a çevirmelerini tavsiye ederim.

Belgrad’ı ziyaretimin ikinci günü şehrin güney bölgelerini keşfe başlıyorum. Kral Aleksandra Bulvarı üzerindeki Bizans mimarisinden esintiler taşıyan St. Mark Kilisesini selamlayıp ve Tasmajdan parkına varıyorum. Buralara kadar gelmişken bilim ve teknoloji yapısını kökünden değiştiren birçok buluşa imza atmış Nikola Tesla’nın müzesine gitmeden dönmek olmaz diyerek müzeye adım atıyorum. Kablosuz elektrik deneylerin yapıldığı müzede zaman su gibi akıp geçiyor.

Milano izlenimleri

Kısa Milano gezimde makul fiyata güzel yemek yenilecek birkaç mekânla karşılaştım.
Milano diğer İtalyan kentlerine kıyasla turizm açısından pek zengin bir kent değil.  Gezilip görülecek yerler bir elin parmaklarını geçmiyor: Duomo kilisesi, Vittorio Emanuele Galerisi, La Scala, Sforzesco, Santa Maria delle Grazie. Turizmden çok sanayi şehri olan Milano’da hayatta bir o kadar pahalı.

Edirne’de köfte, ciğer keyfi

Edirne’de köfte, ciğer keyfiİstanbul’a iki saat uzaklıktaki Osmanlı başkentlerinden Edirne’de tarihin izini sürerken, şehrin mutfağının baş tacı yaprak ciğer ve yörenin enfes köftesi ile damaklarınızı şenlendirebilirsiniz.
Edirne ciğeri ile ünlü olsa da Selimiye Camii’nin karşısındaki Park Köftecisi Osman Edirne’ye yolu düşenlerin mutlaka uğraması gereken bir lezzet durağı. Köfteciden içeri girdiğimde salaş bir salon beni karşılıyor, siparişimi verdikten kısa bir süre sonra köfteler servis ediliyor.

Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir –Terrine

Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir –TerrineMünih’in bohem semti Schwabing’deki Michelin yıldızlı Bistro Terrine, küçük porsiyonlarda sunduğu rafine yemeklerle Fransız yenilikçi mutfak akımı Nouvelle Cuisine’nin Almanya’daki en iyi temsilcilerinden kabul ediliyor.
Günümüzün modern rafine mutfağını etkilemiş en önemli gastronomi akımı Nouvelle Cuisine'nin temelleri 1970'li yıllara kadar uzanmakta. Burjuva mutfağının (Cuisine Bourgeoise) krema-bazlı ağır soslarına bir tepki olarak doğan; hafif ve sağlıklı yemekler amaçlayan, sos kalınlaştırıcı olarak un yerine sebze pürelerini ve nişastayı tercih eden, yenilikçilik ile yaratıcılığı ön plana alan bir mutfak devrimi ‘Nouvelle Cuisine’.

8 Şubat 2015 Pazar

Zenginlik ve ihtirasın sembolü Wall Street: Gökdelenler diyarı Manhattan-2

 
           Amerika’nın gerçek sahipleri Kızılderililerin dünyasında kısa bir yolculuk yaptıktan sonra Broadway’i arşınlamaya başlıyorum. Amerikalılar ekonomik krizlerde ülke ekonomisinin sağlam duruşunu betimlemek için Broadway’in başına bir boğa heykeli dikmişler. Borsa jargonunda piyasadaki gelişmelere kötümser olanlar ayı, iyimserler ise boğa olarak sınıflandırılıyor. Ayılar piyasa düşerken alım yapıyor, yükselişte ise uykuda bekliyorlar. Boğalar ise tahmin edileceği üzere yükselirken saldırıyor ve alım yapıyorlar.  

24 Ocak 2015 Cumartesi

Lower Manhattan'da Kızılderililerin izini sürüyorum: Gökdelenler diyarı Manhattan-1

Geçmişte Avrupa’dan Yeni Dünya’ya büyük hayallerle yelken açan göçmenleri kucaklayan Manhattan; günümüzde muhteşem gökdelenleri, göz alıcı Broadway ışıkları ve sanatsal zenginliklere bezenmiş müzeleriyle mükemmel bir tatil vaat ediyor.
Yazın yavaş yavaş veda edip, güz yapraklarının dökülmeye başladığı bir sonbahar günü New York’tayım. On saatlik uçuş, iki saatlik pasaport kuyruğunun ardından internetten ayarladığım NYAS servisiyle Manhattan’a doğru yola koyuluyorum.
New York’ta İstanbul’u aratmayan bir trafik yoğunluğu var. Neyse ki çılgın bir şoföre denk geliyorum, arabayı kural tanımaksızın kullanıyor ve yarım saatte Grand Central Terminal’e varıyorum. 51. caddedeki otele varmam gece yarısını bulunca şehrin keşfini ertesi güne bırakıyorum.