24 Ocak 2015 Cumartesi

Lower Manhattan'da Kızılderililerin izini sürüyorum: Gökdelenler diyarı Manhattan-1

Geçmişte Avrupa’dan Yeni Dünya’ya büyük hayallerle yelken açan göçmenleri kucaklayan Manhattan; günümüzde muhteşem gökdelenleri, göz alıcı Broadway ışıkları ve sanatsal zenginliklere bezenmiş müzeleriyle mükemmel bir tatil vaat ediyor.
Yazın yavaş yavaş veda edip, güz yapraklarının dökülmeye başladığı bir sonbahar günü New York’tayım. On saatlik uçuş, iki saatlik pasaport kuyruğunun ardından internetten ayarladığım NYAS servisiyle Manhattan’a doğru yola koyuluyorum.
New York’ta İstanbul’u aratmayan bir trafik yoğunluğu var. Neyse ki çılgın bir şoföre denk geliyorum, arabayı kural tanımaksızın kullanıyor ve yarım saatte Grand Central Terminal’e varıyorum. 51. caddedeki otele varmam gece yarısını bulunca şehrin keşfini ertesi güne bırakıyorum.

Sabah erkenden kalkıp kısa bir kahvaltının ardından en yakın metro durağından metrocard satın alıyorum. 28 $’a yedi gün limitsiz otobüs, metro kullanımına olanak sağlayan bu kart Manhattan’ı keşfetmenin en ekonomik yolu. 5. Avenue’den karşıma çıkan ilk otobüse atlayıp Kızılderililerin yüzyıllar öncesinde kullandıkları Broadway Caddesi boyunca ilerleyerek Lower Manhattan’a ulaşıyorum.
 
Eski Dünya’dan gelen maceraperestlerin Manhattan’ın cazibesini kısa zamanda fark etmişler. Beyaz adamın Manhattan’a adım atması 17. yüzyıl başlarında 24 $’lık süs eşyası karşılığı bu adayı yerlilerden satın almasıyla olmuş. Keşfettiği bu yeni kıtada topraklarını genişletmek isteyen beyaz adamlar Kızılderililerle çatışmaya başlayınca yaşam alanlarına bir duvar örmüşler. Bugün dünya finans piyasasının kalbinin attığı; zenginlik ve ihtirasın sembolü Wall Street ismi bu duvardan gelmekte.
Otobüsten inip hediyelik eşya satan tezgâhlar arasından Battery Park‘a ulaşıyorum. Hollandalılar, kente ilk yerleştiklerinde New Amsterdam adını verdikleri bu kenti savunmak için toplarını bu parka yerleştirmişler. İngilizler kentin kontrolünü ele alınca şehir New York adını almış.
 Park‘ın önünde bekleyen turistler kendilerini Özgürlük Heykeli ve Ellis Adasına götürecek feribotları gözlüyorlar. Battery Park’ın içinde tarihi bir kale de var: Bağımsızlık savaşında New York limanını İngilizlerden korumak için inşa edilmiş Castle Clinton. Battery Park’ın karşısında ise Manhattan’ın simgelerinden Woolworth binasının mimarı Cass Gilbert’in Custom House’ı yer alıyor.
Binanın girişinde dört kıtayı betimleyen heykeller ilgi çekici. Custom House’da yer alan Amerikan yerlilerin yaşantılarından izler barındıran National Museum of the American Indian müzesi es geçilmemesi gereken bir adres.
Amerika’da müze gezmek için yüksek bilet fiyatları ödemiyorsunuz zira American Indian müzesi gibi birçok müzeye girişücretsiz; Metropolitan Museum of Art, American Museum of Natural History gibi dünyaca ünlü müzelere ise birkaç dolar bağış yaparak girmek mümkün.
National Museum of the American Indian’daki birbirinden ilginç Kızılderili kıyafetleri görülmeye değer. Gitar virtüözü Jimi Hendrix’in kostümünün ve gitarının yer aldığı odaları dolaşıp, kızılderili kabilelerinin çadırlarının ve dans kıyafetlerinin sergilendiği salonları geziyorum.

 

Hiç yorum yok: