1 Ocak 2013 Salı

Ground Zero’dan South Street Seaport’a: Gökdelenler diyarı Manhattan-4

           Feribot gezisinden sonra Broadway boyunca ilerliyorum. Manhattan muhteşem gökdelenleri, göz alıcı Broadway ışıkları, sanatsal zenginliklerle dolu müzelerinin yanında devasa alışveriş merkezleriyle de turistlere hitap ediyor. Saatlerce alışveriş yapmak için bu kente gelenlerin sayısı hiç az değil.


        Cortlandt caddesindeki Century 21 mağazası alışveriş meraklılarının gözde adreslerinden. Uygun fiyatlı marka bir ürün bulurum ümidiyle Century 21’e bir uğramak istiyorum. Outlet bir mağaza olmasına rağmen şok indirimler yok, en fazla %40 indirimli ürünler satılıyor. Designer ürünler katında güzel giysiler olsa da bu fiyatlar çok cazip değil.
Manhattan umudu olduğu kadar hüznü de barındırıyor. Altı binden fazla kişinin yaralanıp, üç bin kişinin kişinin yaşamını yitirdiği 11 Eylül saldırısının izleri hâlâ silinmiş değil. Az ilerimdeki World Trade Center Ground Zero’da Amerikan halkı 11/9 memorial anıtı dikerek yaşadığı bu trajediyi unutmamak istercesine ölümsüzleştirmiş. Bu bölgede yer alan Gökdelen Müzesi (Skyscraper museum) mimari meraklıları için ilgi çekici bir diğer adres.
World Trade Center enkazının yerinde dikilecek yeni gökdelenin şantiyesinin yanından geçerek World Financial Center’a varıyorum. Hudson nehrine bakan dört kuleden oluşan World Financial Center’ın lobisinden içeri girdiğimde beni güzel bir sürpriz karşılıyor. Financial District’de İstanbul’un dev bir fotoğrafıyla karşılaşmak gurur verici.
Güvenlik görevlisine fotoyu sorduğum da, fotonun binanın yapıldığından beri lobide olduğunu, kendisinin de bir Orhan Pamuk hayranı olduğundan İstanbul’u tanıdığını öğreniyorum. Meğer dünya ne küçükmüş! Lobiden aşağı inip palmiye ağaçlarıyla bezenmiş Winter Garden biraz soluklanıyorum.
Kısa bir kahve molasının ardından Battery Park City’de dolaşmaya başlıyorum; parktan uzaklara baktığımda Ellis adası, arkasındaki Özgürlük Heykeli ile beni selamlıyor. Kıyı boyunca devam edip South Street Seaport’a ulaşıyorum. Bir dönem Manhattan’a gelen malların indirildiği bu hareketli liman Brooklyn köprüsünün yapılmasıyla canlılığını kaybetmiş. 80’lerin başında birbiri ardına açılan restoranlar ve deniz müzesiyle liman bölgesi tekrar hareketlenmeye başlamış.
Wall Street’te çalışanlar Pier 17’de kısa bir yemek molası vermişler, yemeklerini beklerken hararetli hararetli piyasadaki gelişmeleri tartışıyorlar. Az ilerimde ise Titanik’te ölenlerin anısına dikilen bir fener var. Tur teknelerinin inci gibi sıralandığı South Street Seaport nam-ı diğer yelkenler sokağından Civic Center‘a çıkıp; öğlen yemeği için Tribeca’ya doğru yola koyuluyorum. Robert De Niro’nun Tribeca film stüdyosunu açmasıyla ünlenen Tribeca semti NYC gece hayatının hareketli merkezlerinden.
Manhattan'da Michelin yıldızlı birçok restoran var ama sadece bir tanesi Hint mutfağı yapıyor. Tamarind'in kente iki şubesi var; biri Tribeca'da, diğeri 22. caddede.  Tribeca'daki olan daha lüks olduğundan Michelin yıldızına lâyık görülmüş.
Bir öğlen yemeği için uğradığım Tamarind'de yediklerimin hepsi belli bir düzeydeydi. Hint usulü somon tandoori rawas’yi beğendim, rajasthani gosht da güzel bir kuzu yemeğiydi. Restoran mango tedarikine de özen göstermiş,  Hindistan’dan gelen mangolarla yapılan cheesecake hafızada iz bırakacak bir lezzet.
 

 

Hiç yorum yok: